koşuyolu rezonans

+90 216 545 45 55

İnsülin Direnci: Spor mu? Diyet mi?
  1. Home
  2. Genel
  3. İnsülin Direnci: Spor mu? Diyet mi?

İnsülin Direnci: Spor mu? Diyet mi?

İnsülin Direnci

Modern hayatın başlıca salgını olarak kabul edilen ‘’metabolik sendrom’’ her 6 saniyede bir kişinin ölümüyle sonuçlanan ciddi bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Metabolik sendrom, başta insülin direnci olmak üzere tansiyon, diyabet ve karaciğer yağlanması gibi birçok klinik durumu yapısında barındıran, tedavisi zor ve bir çok komplikasyona yol açarak ölümle sonuçlanan kronik bir süreçtir. Toplumumuzda her 3 kişiden birinde ‘’metabolik sendrom’’ ile karşılaşmaktayız.

 

İnsülin direnci, diyabet hastalığına giden sürecin ilk aşamasıdır. Şayet tedavi edilmezse sonuç kaçınılmaz olacaktır. Diyabet, kan şeker seviyelerinin düzenlenmesinde rol alan insülin hormonunun yetersiz kaldığı ve hiperglisemi olarak adlandırdığımız kan şeker seviyelerinin yüksekliğiyle seyreden kronik bir hastalıktır. Diyabeti TipI ve Tip II olmak üzere ikiye ayırıyoruz. En basit anlatımla, pankreasımızdan salgılanan insülin hormonu şayet doğumdan itibaren veya yaşamın erken safhalarında (çocukluk-gençlik döneminde) yetersiz geliyorsa bu duruma Tip I diyabet, 20li yaşlardan sonra gelişiyorsa bu durumu da Tip II diyabet olarak adlandırmaktayız.

 

Beslenme alışkanlıklarımızın değişimi (fast food ve glisemik indeksi yüksek karbonhidratların aşırı tüketilmesi) , hayatımıza giren birçok toksik madde ve hareketsiz yaşam maalesef her iki hastalığında son yıllarda çılgınlar gibi artmasına yol açmış durumdadır.

 

Peki neden insülin direnci gelişiyor?

 

İnsülin, pankreasımızdan salgılanan ve damarlarımızda dolaşan fazla şekeri hücrelerimize sokmakla görevli bir hormondur. En çok etki ettiği hücrelerimiz kas ve karaciğer hücremizdir. Kanımızdaki şeker miktarının yükselmesiyle, kanımızda insülinde yükselmeye başlar ve başta kas ve karaciğer hücrelerimizde bulunan insülin reseptörleri aktifleşerek kandaki glikoz yani şeker hücre içine alınır.

Şeker hücrelerin içine girdikten sonra önüne iki tane yol ayrımı gelir; bunlardan ilki enerji üretimi için yakılması, bir diğeri ise o an için enerji ihtiyacı yoksa yani hareketsiz bir yaşam sürüyorsak daha sonra kullanılmak üzere stoklanmasıdır. Ancak her hücremizin belli bir stok kapasitesi vardır. Bu stok kapasitesi aşılınca hücreler insüline yeterli yanıt vermez, yani kandaki şekeri almaya artık gönüllü değildir. İnsüline gelişen yanıtı azaltmak için kendinde bazı değişiklikler yapar, yüzeyinde bulunan reseptör sayılarını azaltır. Ancak insülin ısrarcıdır, o şekeri bir şekilde hücre içine sokmak için salgılanan insülin miktarı artar, ancak artan insülin miktarlarına rağmen hücre yeterli cevabı vermez ve artık hem kan şekerimiz yüksektir, hem de kanımızda bulunan insülin miktarı yüksektir. İşte bu klinik tabloyu insülin direnci olarak adlandırıyoruz.

 

Eğer bu tablo düzeltilemezse süreç içinde depolanan glikoz yağa dönüştürülerek bir yandan  karaciğer yağlanması, diğer taraftan damarlarımızda dolaşan kolesterolün artmasıyla ateroskleroz, ateroskleroz sonrası damar sertleşmesi ve hipertansiyon, kan şeker seviyelerinin düşmemesine bağlı diyabet gibi birçok klinik tablo ile karşılaşabilmekteyiz.

 

Peki bu süreç geri çevrilebilir mi?

Elbette, geri çevrilebilecek bir süreç ancak maalesef kolay bir süreç değil. Yukarıda da hikâyeleştirdiğim gibi filmi geriye doğru sarmamız gerekiyor. Vücudun enerji ihtiyacını arttırarak hücrelerimizin içinde stoklanan glikoz depoları tüketerek hücrelerimizde açlık oluşturmalıyız. Ancak insülin direnci tablosunu iyileştirmenin en önemli yolu, beslenmemizden glisemik indeksi yüksek olan, bize şeker tadı versin vermesi, vücudumuza girer girmez glikoza dönüşen, basit karbonhidratlardan kurtulmamız gerekiyor. Karbonhidratların beslenmeden çıkartılması, kan şekerinin düşmesi, kan şekerinin düşmesi ise beraberinde insülin seviyelerinin azalması anlamına geliyor.

Bir diğer taraftan hücrelerimizi onarmamız, hücre yüzeylerinde bulunan insülin reseptörlerini arttırmamızdan geçmektedir. Bunu sağlamanın en güzel yoluysa beslenmemize sağlıklı ve kaliteli yağları eklemek, bir diğer taraftan kalitesi düşük omega 6 olarak adlandırdığımız yağları beslenmemizden çıkartmamız, kızartmalara veda etmemiz gerekiyor.

Bu yazımda size son zamanlarda yapılan ve hücre yüzeyini onarak sihirli bir yağdan bahsetmek istiyorum…  Zeytinyağı… veya daha da özelleştirerek oleuropein….

Oleuropein bir polifenol olup; zeytin yaprağı, zeytin meyvesi veya yağının ana maddesidir. Metformin olarak adlandırdığımız ve şeker ilacı olarak bilinen ilacın hücrelerimizde kullandığı iyileştirici etkiyi tamamen doğal yollarla gerçekleştirmektedir.

 

Metformin, hücrelerimizde AMPK olarak adlandırdığımız enerji üretim yolunu aktifleştirerek hücrelerimizdeki glikoz stoklarını erittiği için insülin direnci tedavisinde ilk başvurduğumuz kimyasal ilaçtır. Oleuropein de hücrelerimizde metformin gibi AMPK yolağını aktifleştirdiği, böylece enerji üretimini teşvik ettiği yapılan çalışmalarda gösterilmiştir.  Akdeniz diyetinin iyileştirici güce bu polifenollerin beslenmede bol miktarda bulunarak hücrelerimizin yüzeyini onarmasının sonucudur.

Bir diğer taraftan berberis vulgaris olarak adlandırılın bitki de yine metformin gibi davranarak AMPK aktivasyonu yapmakta başta insülin direnci, karaciğer yağlanması gibi tabloların önlenmesinde kullanılabilmektedir.

Sonuç olarak insülin direncinin tedavi edilmesinde bitkiler, ilaçlar ne kadar kıymetliyse diyet, sağlık ve dengeli beslenme ve hareketli bir yaşam mutlaka gereklidir.

 

 

 

Dr. Mürsel Yavuz

Bu gönderiyi paylaş

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Bize Ulaşın

+90 216 545 45 55

Randevu Oluşturun

Son Yazılar

Bize Ulaşın

+90 216 545 45 55

error: İçerik Koruması